Misafir Sevmez

Hoca, pek misafiri sevmezmiş. Ne zaman birisi gelecek olsa, bahaneler ileri sürer, kabul etmezmiş.
Bu huyunu bilen birisi. Hoca’ya misafir gitmeyi aklına koymuş. Sokağında pusuya yatmış. Tam,

Hoca, eşeğiyle evine girerken, saklandığı yerden çıkıp:

– Çok iyi oldu, demiş. Ben de size gelmiştim. Davetsiz misafir, ayağını eşikten tam atarken Hoca:- Dur hele, burada bekle, deyip içeri girmiş.

Karısına da misafiri atlatmasını söylemiş.

Misafir kapıda beklemiş, beklemiş hiç ses seda yok. Kapıyı çalmış. Pencereye Hoca’nın karısı çıkmış.

– Hoca efendi evde yok, demiş.

Misafir şaşkın:

– Nasıl olmaz. Gözümle gördüm, biraz önce içeri girdi. Hatta bana da burada beklememi söyledi, deyince Hoca kafasını uzatıp:

– Ne diye anlamıyorsun? Ev benim değil mi? demiş. İster olurum ister olmam!

Kıyamet Koptuğunda

Hoca’nın nereden aklına estiyse, bir gün durup dururken:

– Ben ölürsem, demiş, beni tepeüstü, diklemesine gömün. Sebebini soranlara da:
– Kıyamet koptuğunda dünyanın altı üstüne gelecek ya, demiş.

Sarığın Kusuru

Nasreddin Hoca sarığını sarınmak için epeyce uğraşmış; kan ter İçinde kalmış. Ne kadar uğraştıysa ucunu arkaya getirememiş. Şart olsun seni satarım sarık, dediyse de sarık bu, söz yemin dinler mi? Şart olmuş ve sarığı aldığı gibi Akşehir’in pazarına çıkmış. Neyse, bir müşteri sarığı alacak olmuş. Hoca:

– Yine al da, demiş, söylemedi deme, bu sarık hem suçlu hem kusurlu, ucu arkaya gelmiyor!

Dünya Kaç Arşın?

Bir gün Hoca’ya sormuşlar:

– Hocam, dünya kaç arşın?

Tesadüf bu ya, o sırada yoldan bir cenaze geçiyormuş.

– Bakın demiş, dünyanın kaç arşın olduğunu öğrenen biri gidiyor.

Tanrı’nın Laneti Benim Üstüme!

Konu komşu toplanmış, Hıdırellez ziyafetinde neler yapacaklarını konuşuyormuş. Herkes bir ağızdan:

– Yaprak sarması benim üstüme!
– Tandır benim üstüme!
– Kaymaklı baklava benim üstüme!

derken, Hoca’dan ses seda çıkmadığını fark etmişler. Sormuşlar:

– Hocam, sen ne getirirsin?

Hoca cevap vermiş;

– Böyle bir ziyafetten zamansız ayrılırsam, Tanrı’nın laneti de benim üstüme!

Çekirdeğin Parası

Hoca, artık Yemen hurması mıdır, Medine hurması mıdır, yoksa Acem hurması mıdır bir kilo hurma almış. Eve gelir gelmez de başlamış çekirdekleriyle birlikte yemeye.

Karısı:
– İlahi Efendi, demiş, sen ki gün görmüş bir ulu kişisin; hiç hurma çekirdeğiyle yenir mi?

Hoca bir yandan hurmaları tıkıştırırken ağız ucuyla:
– Ne diyorsun hatun, demiş, hurmacı çekirdekleriyle tarttı, onun da parasını ödedim!

Pınar Başında Uyudum

Nasreddin Hoca Akşehir’den Sivrihisar’a giderken, bir ahbabına uğrayıp yorgunluk gidermek istemiş. Ev sahibiyle neredeyse Akşehir’den, Sivrihisar’dan, hatta memleket meselelerinden konuşmuşlar. Ancak, bir türlü Hoca’nın derdine çare olacak söze sıra gelmiyormuş. Yatmaya yakın ev sahibi:

– Hocam, demiş, susuz musun uykusuz musun?

Açlıktan midesi yapışan Hoca bu söze ne dese beğenirsiniz:

– Yolda bir pınar başında yeterince uyudum!

Pintinin Sorusu Kendini bilmez, pinti ve gevezenin biri, aklı sıra Hoca’nın açığını yakalamış gibi sormuş:

– Parayı neden bu kadar çok seviyorsun, Hocam?

Hoca, içinden, bu soruyu başkası sorsa batmaz ya deyip tutamamış dilini:

– Senin gibilere avuç açmamak için!

Tanrı mı Kul mu Paylaştırsın?

Nasreddin Hoca, çocuklarla çocuk olan birisi ya, bazen büyüklük yapar onları sevindirirmiş. Bir gün bağdan gelirken çocuklar etrafını çevirmişler. Hoca da ceviz torbasını olduğu gibi ortalarına atmış. Çocuklar hep birden torbanın üstüne atılmışlar. Beş on adım gitmeden, bir kavga, bir gürültü. Ne olacak canım, çocuklar ceviz kavgası yapıyor diye yoluna devam edecekmiş lâkin:

– Hocam, diye bağırmışlar, cevizi sen paylaştır!
– Tamam paylaştırayım da, demiş Hoca, Tanrı paylaştırması mı olsun bu, kul paylaştırması mı?

Hep bir ağızdan cevap vermişler!

– Tanrı paylaştırması!

Hoca cevizleri yeniden torbaya doldurmuş. Gözünü kapayıp eline ne geldiyse, kimine üç, kimine beş dağıtmış. Eee, torbada ceviz kalmayınca, kimine de hiç dağıtmış.

– Hocam, demişler, bu nasıl adalet böyle? Kimine az, kimine çok, kimine yok!

Hoca,

– Tanrı bu, demiş; kimine yağdınr, kimine baktırır. Hikmetinden sual olunmaz. Hem, demiş, torbayı biriniz kapsaydı şimdi toz olmaz mıydı?

Sana Göre Hava Hoş

Uyku tutmadığı bir gece, Hocayla karısı, camın önünde dışarıyı seyrederken, iki hırsızın kapı önünde dolandığını görmüşler. Hoca kulak kesilince duyduğundan dehşete kapılmış; tüyleri diken diken olmuş. Adamlar sesli sesli plan yapıyormuş:

– Şimdi kapıyı çilingirle açarız, sen Hoca’yı hançerle öldürürsün, ben kansının ağzını bağlarım, oğlağı bir güzel afiyetle yeriz, yükte hafif pahada ağır ne varsa, kadınla birlikte götürürüz…

Bu fısıldaşmayı duyan Hoca yüksek perdeden öksürünce hırsızlar kaçmış. Karısı:

– Ne o Hoca, demiş, korkudan öksürük mü tuttu?
– Sana göre hava hoş, demiş, Hoca, olan oğlakla bana olacaktı?

Derya Olsan, Tuzla Neye Yarar?

Hikâye bu ya, Nasreddin Hoca, ilk defa denizi görüyormuş. Aman bu ne su bolluğu diyerek sahile seğirtmiş. Susuzluktan dili damağı kurumuş olacak ki eğilip kana kana içmek istemiş. Bir yudum almasıyla püskürmesi bir olmuş. Susuzluğu azalacağına daha da artmış, ağzı acılaşmış, boğazı yanmış. Can havliyle pınara koşmuş. Demir gibi soğuk suya ağzını verip yüreğini serinlettikten sonra; dalgalı denize bakarak:

– Ne kabarıp duruyorsun, demiş, boyundan utan; şu pınarcık kadar olamadın.