Pınar Başında Uyudum




Nasreddin Hoca Akşehir’den Sivrihisar’a giderken, bir ahbabına uğrayıp yorgunluk gidermek istemiş. Ev sahibiyle neredeyse Akşehir’den, Sivrihisar’dan, hatta memleket meselelerinden konuşmuşlar. Ancak, bir türlü Hoca’nın derdine çare olacak söze sıra gelmiyormuş. Yatmaya yakın ev sahibi:

– Hocam, demiş, susuz musun uykusuz musun?

Açlıktan midesi yapışan Hoca bu söze ne dese beğenirsiniz:

– Yolda bir pınar başında yeterince uyudum!

Pintinin Sorusu Kendini bilmez, pinti ve gevezenin biri, aklı sıra Hoca’nın açığını yakalamış gibi sormuş:

– Parayı neden bu kadar çok seviyorsun, Hocam?

Hoca, içinden, bu soruyu başkası sorsa batmaz ya deyip tutamamış dilini:

– Senin gibilere avuç açmamak için!




Ters Binmenin Bahanesi

Nasreddin Hoca’nın huyudur, eşeğe ters biner, bilirsiniz; bir gün öğrencileriyle şehir dışına ders yapmaya giderken, içlerinden biri:

– Yahu Hocam, demiş, sen neden ters binersin bu hayvana?
– Böylesi iyi, demiş, Hoca, doğru binsem ardımda Kalırdınız, siz öne geçseniz ben sizin ardınızda kalırdım!

Ben Öbür Dünyadanım

Artık toz mu olmuş, toprak mı olmuş, yoksa ayıp bir şey mi bulaşmış, nedir, Hoca’nın mintanı kirlenmiş. Kirlenmiş de ya yolda belde birisi görüp ayıplarsa: “Sakalından, kavuğundan utan, derse…” diye Hoca yol üzerindeki mezarlığa sapmış. Boş bir mezarın içinde soyunup temizlenirken, rüzgâr mintanını alıp kaçmasın mı…

Mezarlıkta bir o yana bir bu yana, mintan önde Hoca arkada kovalamaca sürerken bir de ne olsa beğenirsiniz; yoldan geçen bir taifenin atları ürkmesin mi? Attan güç bela inen birkaç süvari Hoca’nın etrafını çevirip hesap sormaya başlamışlar:

– Bre kendini bilmez, az kaldı bir kazaya kurban gidecektik. İn misin, cin misin mezarlıkta çırılçıplak ne koşturup duruyorsun?

Hoca bakmış, iş kolay değil, postu deldirmek var işin ucunda.

– Durun çocuklar, demiş, ne inim ne cinim ne de bildiğiniz hortlağım. Ben ölmüş bir kişiyim, öbür dünyanın ahalisindenim. Orayı kirletmeyeyim diye abdest bozmaya çıktım. Siz işinize bakın; hemen geri dönerim.

Acemi Bülbül Bu Kadar Öter

Hocanın canı mı çekmiş nedir, göz hakkıdır diyerek, yol üzerindeki bahçede zerdali ağacının başına çıkmış. O güzelim zerdalileri cennetlik mideye indirirken bahçıvan çıkıp gelmesin mi…

– Hey, hemşehrim, demiş, kimsin, ne işin var ağaçta?
– Bülbülüm!
– Bülbülsen öt bakalım!

İnsan ne kadar öter; Hoca da garip garip sesler çıkarmaya başlamış. Bahçıvan:
– Bülbül böyle mi öter, deyince,

Hoca:
– İdare et, demiş, acemi bülbül bu kadar öter!

Rahmetten Kaçmıyorum

Yağmurlu bir havada Hocamız camdan dışarıyı seyrederken Kara Külah’ın koşar adım eve doğru geldiğini görmüş. Pencereyi açtığı gibi:

– Utan, demiş, Allah’ın rahmeti bu, ne diye kaçıyorsun?

Etme bulma dünyası ya, gel zaman git zaman aynı durum Hoca’nın başına gelmiş. Bardaktan boşanıyor mübarek. Hoca bir an önce ıslanmadan eve ulaşmanın telaşındayken, Kara Külah pencereyi açıp:

– Hoca, demiş, hani ne oldu; Allah’ın rahmetinden kaçılmaz diyordun?
– Ben sen miyim, demiş, Hoca, hem ne kaçması, telaşım o rahmete basmamak için benim!

Mavi Boncuk

Hikâye bu ya, Nasreddin Hocanın iki hatuncuğu varmış. Kadınlar birbirlerini kıskanırlar, hangimizi daha çok seviyorsun diye adamcağızın başının etini yerlermiş. Hoca iki tane mavi boncuk almış. Birbirinden habersiz, ikisini de ayrı ayrı çağınp “Bak,” demiş, “bu mavi boncuk en çok seni sevdiğimin işareti!” Ne zaman Hoca’ya:

– Gönlün ikimizden hangisinde, diye, sorsalar, Hoca:
– Mavi boncuk kimdeyse benim gönlüm ondadır, dermiş.

 

Teke Burcu

Hocaya durup dururken hangi burçtansın diye sormuşlar:

– Teke, demiş Hoca.
– Kuzum Hoca, demişler, böyle bir burç da yıldız da yok.
– Olsun, demiş Hoca, çocukluğumda rahmetli annem senin burcun oğlak derdi, oğlak o zamandan bu zamana teke oldu!

Terbiye, Buzağı İken Verilir Hoca’nın ineği buzağılamış. Buzağı serpildikçe Ho ca’yı da canından bezdirmeye başlamış. Ahıra bağiasa ipinden kurtuluyor, kaşla göz arasında alıp başını gidiyormuş.
Bir gün yaramaz buzağı, Hoca’nın bahçede bin bir emekle yetiştirdiği ne kadar domates, fasulye varsa hepsini çiğnemiş, talan etmiş. Tabi, Hoca’nın da iyice sabrını taşırmış. Hoca, bastonunu kaptığı gibi ahırdaki ineği evire çevire dövmeye başlamış.

Hoca’nın hanımı şaşırmış kalmış. Hoca’yı sakinleştirmeye çalışmış.

– Yahu Efendi, ineğin ne günahı var da, hıncını ondan alıyorsun. Suçlu bahçede. Git, buzağı ile kozunu paylaş, deyince, Hoca:

– Yok hanım, demiş, suçun büyüğü inekte. Ağaç yaşken eğilir. Yavrusuna iyi terbiye verseydi, öyle orayı burayı talan etmezdi, elleme, bu inek bu köteği hak etti!

Aklın Varsa Akşehir Gölü’ne

Hikâye bu ya, Hoca yoldan çalı çırpı mı toplamış, yoksa geven mi kesmiş; eşeğe yüklediği gibi evin yolunu tut-muş. Tutmuş ama, içini kemiren şüpheden de bir türlü kurtulmak mümkün değil. Bir eşek yükü zahmet çektiği bu odun bozuntusu ot, ya ocağa atınca adam gibi tutuşmazsa? Sınamayı kurt yemez deyip sınayayım derken, yüküyle birlikte eşeği de alev almaz mı? Hayvancağız var gücüyle kendi yangınından kaçmaya başlayınca, Hoca arkadan bağırmış:

– Aklın varsa, Akşehir Gölü’ne!

Sözünün Eri

Gençliğin faziletlerinden bahsedildiği bir sırada, Hoca’ dan yaşça genç birisi, Hoca’ya yaşını sormuş.

– Kırk!

demiş, Hoca.

Aradan üç yıl mı geçmiş, beş yıl mı geçmiş, benzer bir sohbette aynı adam, aynı soruyu sorunca Hoca da aynı cevabı vermiş:

– Kırk!
– Etme Hocam, yıllar önce de kırk demiştin

diye itiraz edecek olmuşlar. Hoca bu, hiç altta kalır mı:

– Söz bir Allah bir; bilirsiniz Hoca sözünün eridir!

Sana Vade Vereyim…

Hoca’nın müsrif mi müsrif bir ahbabı varmış. Şu gün öderim, diye borç alır, günü geçtiği hâlde ödeyemezmiş. Böyle böyle Hoca’dan epeyce borç almış. Bir gün yine:

– Hocam, demiş, vade ile biraz borç versen…

Hoca:

– Kusura bakma, demiş, borç veremem ama istediğin kadar vade verebilirimi