Fincancı Katırlarını Ürkütmezsen…

Hoca, bir gece sohbetinden dönerken kestirmeden gideyim diye mezarlıktan geçiyormuş. Karanlıkta boş bir mezara yuvarlanmış. Bir miktar korkmuş ama aklına bir hinlik de gelmemiş değil. “Dur bakalım,” demiş, kendi kendine: “şurada biraz yatayım Münker-Nekir gelecek mi gelecekse bana ne sual edecek?” derken, dışarıdan çan sesleri, deh, çüş, sesleri duyunca: “Ne oluyor?” diye mezardan kafasını kaldırmış. Kafasını kaldırmasıyla kızılca kıyametin kopması da bir olmuş. Onlarca katır sağa sola çifte atarak kaçışmışlar. Meğer mezarlığın kenanndaki yoldan fincancı katırlan geçiyormuş. Fincan bu, böylesj bir hengâmede sağlam kalır mı? Fincancılar öfkeyle Hoca’nın yanına gelip sormuşlar:

– Kimsin sen bre adam, ne arıyorsun burada?

“Ben Nasreddin Hoca yım,” diyecek değil ya:

– Ben, demiş, ahiret kişisiyim, dünyaya gezmeye çıkmıştım.

Fincancılar Hocayı bir güzel benzetmişler. Ahiretin değil ama dünyanın kaç bucak olduğunu Hoca’ya iyice göstermişler. Hoca, yüzü gözü morarmış, yaralar ve çürükler içinde eve gelince karısı telaşla:

– Efendi, kurban olayım, demiş, ne bu hâlin?

Hoca zar zor konuşmuş:

– Deme hatun, öbür dünyadan geliyorum!

Karısı şaşkın:

– Eee, ne var ne yok oralarda, deyince:
– Fincancı katırlarını ürkütmezsen, demiş, iyilik güzellik!

Rüzgâr Dolması

Her zaman eşeğe binecek değil ya Hoca, bir gün de deveye binmiş gidiyor, bir yandan da azığı olan kavrulmuş unu yemeye çalışıyormuş. Torbadan unu avucuna alıp ağzına götürürken, rüzgâr denen mübarek, o benim nasibim, diye, unu savuruyormuş. Karşıdan gelen bir ahbabı:

– Hocam, ne yiyorsun, dediğinde,

Hoca:

– Görmüyor musun, demiş, rüzgâr dolması yiyorum.

Acemi Avcı

Hikâye bu ya, kurtlar Akşehir’e, hatta Hoca’nın mahallesine kadar iner olmuş. Hoca da kış kıyamet demeyip komşusuyla kurt avına çıkmış.

Neyse uzatmayalım, acemi avcı şansı, bir kurdu ininde kıstırmışlar. Komşusu hayvanı görmek için kafasını inin ağzından içeri sokmuş. Sokar sokmaz da ayakları halay tutar gibi zıplamaya oynamaya başlamış. Hoca, “Tamam,” diye düşünmüş, “işte bizim adam kurdu yakaladı. Avcı dediğin böyle olur. Bari yardım edeyim” diyerek adamın ayaklarından asılıp dışarı çıkarmış ki bir de ne görsün; komşunun kafası yok. Hoca’yı bir düşüncedir almış. Apar topar geri dönüp adamın karısına:

Hatırlıyor musun, demiş, ava çıkarken kocanın kafası yerinde miydi?

Boğazımda Yangın Var

Nasreddin Hoca bir gün yemekte ihtiyatı elden bırakmış. Çok acıktığından mı, yoksa üşüdüğünden mi bilinmez; yüzüne tüten sütlü bulgur tasını ağzına dayadığı gibi içmeye kalkmış. Kalkmış ama tası elinden fırlatmasıyla soluğu kapıda alması bir olmuş. Bir yandan avuç avuç kar yutuyor, bir yandan bağırıyormuş:

– Yetişin ey Müslümanlar, boğazımda yangın var.

Renkli Bilmece

Münasebetsizin biri yumurtayı avucunun içine aldıktan sonra güya Nasreddin Hocamıza bilmece sormak istemiş:

– Hocam, demiş, avucumdakini bilirsen, sana piyaz yaparım. Bak, ipucu da vereyim; içi sarı, dışı beyaz.

Hoca ne dese beğenirsiniz:

– Bunu bilmeyecek ne var; turpu soymuşlar, içine havuç koymuşlar!

Katranla Eşek At Olur mu?

Nasreddin Hoca, balıkçıların kayıklarını funda yakıp dağladıktan sonra, katranladıklarını görünce sormuş:

– Yaptığınız şey neye yarar?
– Kayığın hızı artar, demişler.

Hoca öğrendi ya, eşeği rüzgâr gibi dağ bayır uçurmanın, atla yarıştırmanın hayaliyle eve dönmüş. Döndüğü gibi fundayı yakmış, katranı hazırlamış… Karakaçan’ı dağlar dağlamaz, hayvancağız fırtına gibi ahınn kapısından öyle bir çıkmış ki tutabilene aşk olsun! Kapı bile arkasından sürüklenmiş. Hoca yoldaki toz bulutuna bakıp:

– Dağlamakla böyle oluyorsa, demiş, katranlayınca Arap atı olur!

Biraz Ondan Biraz Bundan

Hikâye bu ya, Nasreddin Hoca, Subaşı ve Kör Kadı sohbet ediyormuş. Kör Kadı lafın en tatlı yerinde:
– Hocam, çok konuşan çok yanılır, derler. Sen de biraz öylesin, deyince:
– Hayır, demiş Hoca, bir defasında parmağım gözüne Kör Kadı diyecektim ama dilimi tuttum.

Kör Kadı bakmış ki kurnazlığı ile kendisi zor duruma düşüyor.
– Hocam, demiş, seni bir türlü çözemedim. Cin desem değilsin, öküz desem o da değil.

Hoca bir sağındaki Kör Kadıya bakmış, bir solundaki Subaşı’ya:
– Biraz ondan, biraz bundan, demiş, ikisinin ortasıyım.

Mademki Ekmeğin Var Ne Diye Yemiyorsun?

Hoca bir iş icabı Konya’ya gitmiş. İşi orada kalsın; şadırvanda abdest alırken olacak, kesesini düşürmüş. Meteliksiz kalmış. Konya’nın havasından mıdır, nedir açlıktan başı dönmeye başlamış. Ayakları Hoca’yı bir fırının önüne götürmüş.

Bir müddet ekmekleri seyrettikten sonra içeri girip fırıncıya:

– Arkadaş, demiş, senin mi bu fırın?
– Benim, demiş, fırıncı…

Ekmek mi yapıyorsun?

– Gördüğün gibi, evet.
– Şimdi, bu finn dolusu ekmeğin hepsi senin mi yani?
– Evet, benim… Ne oldu?
– Yahu, ne diye yemiyorsun?

Bu Baş Tanıdık Ama…

Hoca’nın eşeğinin yuları çalınmış. Bir gün Akşehir pazarında dolaşırken, bakmış ki Karakaçan’ın yuları uyuz bir eşeğin boynunda.

– Yahu, demiş, bu eşeğin başı bizim olmasına bizim de gövdesini çıkaramadım.

Ya Bal Kabağı Ağacı Olsaydı!

Bir gün Hoca, köyüne dönerken ulu bir ceviz ağacının altına soluklanmak için oturmuş. Ağacın yanında bal kabağı tarlası varmış. Hoca:

– Hey güzel Allah’ım, demiş, kavuğum kadar bal kabağının serçe parmağım kadar sapı var. Şu boylu poslu ağacın meyveleri eşeğin gözü kadar bile değil.

O böyle tefekkür ededursun, bir ceviz pat diye alnına düşmez mi? Alnı ceviz gibi şişmiş.

Hoca bir cevize, bir kabaklara bakıp:

– Güzel Allah’ım, demiş, sözümü geri aldım. Altında oturduğum ağacı ya bal kabağı ağacı yapsaydınl