Kategori arşivi: Uncategorized

Tek Ayaklı Kaz

Timur, bir gün Akşehir’e gelmiş. Hoca, Hünkâr’a armağan olarak bir kaz kızartıp düşmüş yollara. Lâkin, mübarek buram buram koktukça, midesi de kazınmaya başlamış. Daha fazla dayanamamış, kazın bir budunu afiyetle yemiş.

Aksak Timur, sofrasına gelen tek butlu kazı görünce köpürmüş, kendine hakaret saymış.

– Yahu Hoca, demiş, kazın öbür budu nerede?

Hoca ne yapsın? Yolda yedim dese olmayacak. Ne söyleyeceğini bilememiş. Gözü güneşin altında ayaklarını gizleyerek yatan kaz sürüsüne takılmış.

– Akşehir’de kazlar tek ayaklıdır, deyivermiş.

Timur, Hoca’nın yalan söylediğini anlamış anlamasına ama belli etmemiş. Biraz sonra davulların, dümbeleklerin çalmasını emretmesiyle, kızılca kıyamet kopmuş. Kaz sürüsü hep birlikte ayaklanıp oraya buraya kaçışmaya başlamış.

– Bak Hoca, demiş, Timur, Akşehir’in kazları dümbelek sesini duyunca iki ayaklı oldular.

Hoca’nın dilini tutması mümkün mü?

– Hünkâr’ım, demiş, onca tantana senin için yapılsaydı dört ayaklı olurdun!

Tazıya Döner

Akşehir’in subaşısı cimri mi cimri, insafsız mı insafsız bir adammış. Bir gün ne hikmetse Hoca’ya:

– Aksakal, demiş, şöyle ince belli, kuş gibi uçan, ayağına hafif bir tazı istiyorum senden!

Hoca, emektar çoban köpeği Çomar’ın boynuna tasmayı geçirdiği gibi soluğu subaşının kapısında almış. Almış almasına da subaşı biraz öfkeyle kanşık:

– Bu dağ iti ne zamandır tazı oldu

deyince. Hoca:

– Hele siz kabul edin, demiş, çok sürmez; tazıya döner!

Tavşanın Suyunun Suyu

Bilirsiniz ya yine de anlatalım: Hoca’ya bir köylü tavşan getirmiş. Rızkıyla gelen bu adamcağıza Hoca izzet-i ikramda bulunmuş, ağırlamış, evinde birkaç gün misafir etmiş. Bir hafta sonra aynı köylü kapıyı çalıp:

– Hocam, ben sana tavşan getiren köylüyüm, demez mi… Hoca içeri buyur etmiş, sofraya da tavşanın suyundan yapılan çorbayı getirmiş.

Yine birkaç gün sonra tanımadığı iki kişi Hoca’nın evine gelip:

– Biz, demişler, sana tavşan getiren filancanın akrabalarıyız.

Hoca onları da misafir etmiş. Adamlara ikram ettiği çorba için:

– Bakın, demiş, bu tavşanın suyunun suyu!

Neredeyse, Hoca’ya tavşan getiren köylünün bütün akrabaları böyle böyle Hoca’ya misafir olmuşlar. Hoca da bu işten epeyce yılmış. Bir gün yine saçı sakalına karışmış birkaç kişi kapısına dayanıp:

– Hoca, demişler, hani sana tavşan getiren bir köylü vardı ya, biz onun köyünden değiliz ama yakın köylüyüz. Uzaktan da akraba sayılırız.

Hoca onları da misafir etmiş etmesine de önlerine birer kase su koymuş.

– Hoca, demişler, bu nasıl tavşan suyu? Hoca hiç oralı olmadan:
– Bu, demiş, tavşanın suyunun suyunun suyu!

Taşıma Ücreti

Nasreddin Hoca, Akşehir pazarından haftalık alışverişini yaptıktan sonra bir hamal tutmuş. Hamal, Hocayı atlatıp küfeyle birlikte sırra kadem basmış. Tesadüf bu ya, Hoca, aylar sonra pazarda aynı hamalı görmesin mi? Aman görünmeyeyim diyerek telaşla saklanmış.

Eve gelip karısına durumu anlattığında kadın:

– Niye yakalamadın?

deyince, Hoca ne dese beğenirsiniz:

– Bre akılsız kadın, ya benden bunca zamaniık taşıma ücretini isterse!

Taş Hesabı

Nasreddin Hoca, bir Ramazan günü evinin önüne oturmuş, bir çömleğe taşları tekrar tekrar sayıp koyuyormuş. Muzip bir komşusu:

– Bu ne iş Hocam, seni gören taş değil mücevher saydığını sanır, deyince Hoca, Ramazan’ın kaçı olduğunu anlamak için çömleğe taş doldurduğunu söylemiş.

Muzip komşu boş durur mu? Ertesi gün çömleğe gizlice bir avuç taş koyup, Hoca’ya sormuş:

– Hocam, mübarek Ramazan’ın kaçıncı günü?

Hoca hemen çömleğindeki taşları döküp saymaya başlamış. Saymış, saymış. Taşlar bir türlü bitmek bilmiyormuş. 150’ye gelince şaşırmış tekrar saymış, bu sefer 170 çıkmış. Bakmış olmayacak, komşusuna:

– Bugün Ramazan’ın 62’si demiş.

Adam gülerek:

– Ne yapıyorsun Hoca’m, 30 günlük Ramazan ne zaman 62 oldu?

deyince, Hoca:

– O benim hesabım, demiş, çömlek hesabına bak saydın görürdün!

Tarifi Bende

Hoca’nın canı ciğer çekmiş. Ciğerciden ayrılırken de adama:

– Nasıl lezzetli olur, demiş, bunu nasıl pişireyim?

Adamcağız erinip üşenmeden bir ciğer yemeği tarifi ı yazıp Hoca’nın eiine tutuşturmuş. Hoca elinde ciğer, ağzı sulana sulana evin yolunu tutmuşken, bir çaylak elinden ciğeri kaptığı gibi havalanmaz mı? Gökyüzüne bakıp uzaklaşan çaylağın ardından, elini sallayarak avazı çıktığı kadar bağırmış:

– Ağız tadıyla yiyemeyeceksin, tarifi bende!

Tanrı’nın Laneti Benim Üstüme!

Konu komşu toplanmış, Hıdırellez ziyafetinde neler yapacaklarını konuşuyormuş. Herkes bir ağızdan:

– Yaprak sarması benim üstüme!
– Tandır benim üstüme!
– Kaymaklı baklava benim üstüme!

derken, Hoca’dan ses seda çıkmadığını fark etmişler. Sormuşlar:

– Hocam, sen ne getirirsin?

Hoca cevap vermiş;

– Böyle bir ziyafetten zamansız ayrılırsam, Tanrı’nın laneti de benim üstüme!

Tanrı Misafiri

Akşehir’de dolaşan, ne yaptığını, nerede yatıp kalktığını kimsenin bilmediği bir oğlancağız varmış. Sicili de ahvali de hani pek beyaz değilmiş. Hırlı gürlü birisiymiş. Gecenin bir yansı Hoca’nın kapısını çalıp:

– Efendi, Tanrı misafiriyim, demez mi!

Hoca gayet sakin:

– Yanlış kapıyı çaldın evlat, demiş, misafir Tanrı’nın misafiri de, ev Tanrı’nın evi değil!

Tanrı mı Kul mu Paylaştırsın?

Nasreddin Hoca, çocuklarla çocuk olan birisi ya, bazen büyüklük yapar onları sevindirirmiş. Bir gün bağdan gelirken çocuklar etrafını çevirmişler. Hoca da ceviz torbasını olduğu gibi ortalarına atmış. Çocuklar hep birden torbanın üstüne atılmışlar. Beş on adım gitmeden, bir kavga, bir gürültü. Ne olacak canım, çocuklar ceviz kavgası yapıyor diye yoluna devam edecekmiş lâkin:

– Hocam, diye bağırmışlar, cevizi sen paylaştır!
– Tamam paylaştırayım da, demiş Hoca, Tanrı paylaştırması mı olsun bu, kul paylaştırması mı?

Hep bir ağızdan cevap vermişler!

– Tanrı paylaştırması!

Hoca cevizleri yeniden torbaya doldurmuş. Gözünü kapayıp eline ne geldiyse, kimine üç, kimine beş dağıtmış. Eee, torbada ceviz kalmayınca, kimine de hiç dağıtmış.

– Hocam, demişler, bu nasıl adalet böyle? Kimine az, kimine çok, kimine yok!

Hoca,

– Tanrı bu, demiş; kimine yağdınr, kimine baktırır. Hikmetinden sual olunmaz. Hem, demiş, torbayı biriniz kapsaydı şimdi toz olmaz mıydı?

Sus

Hoca, latife olsun diye komşusunun kazını kavuğunun içine saklamış. Onlar kaz arayadursunlar; Hoca, aman kaz boğulmasın, bir bakayım dediğinde kaz hazretleri “sus” diye ses çıkarmasın mı:

– Vay köftehor, demiş Hoca, ben ona söyleyecekken o bana söylüyor!