Hoca Vergi Memuru Olursa

Timur, subaşının dünyalığının iyi olduğunu duymuş. Bu değirmenin suyu nereden geliyor, diye sormuş soruşturmuş, subaşının rüşvet yediğini öğrenmiş. Adamı huzuruna çağırıp:

- Çalarak çırparak, yetim hakkı yiyerek, edindiğin servetin listesini getir, demiş.

Subaşı kalın bir defterle gelmiş. Timur defterin yapraklarını birer birer yırtarak adamın ağzına tıkamış.

Ertesi gün, Timur, vergi toplama işini Hoca’ya vermiş. Bir süre sonra, Hoca, kocaman bir kül pidesiyle Timur’ un huzuruna gelince, Timur sormuş:

- Hayırdır Hoca, nedir bu boyunca pide?
– Hünkârım, demiş Hoca, vergi hesabını pidede tutuyorum. Midem kâğıttan hazzetmez de!

Hoca Bilgin Olursa

Hikâye bu ya, Akşehir’e yabancı bir bilgin gelmiş. Onu ağırlama görevini de Akşehir’in en yaşlısı ve en bilgin kişisi olarak Nasreddin Hoca’ya vermişler. Yenilmiş, içilmiş, gezilmiş sıra Hoca’nın bilginliğini ölçmeye gelmiş. Yabancı bilgin, elindeki değnekle yere bir daire, ortasına da bir çizgi çizmiş. Hoca, parmağıyla kendine doğru üç, bilgine doğru bir yapmış. Bilgin par maklarıyla su atar gibi elini aşağıya doğru sallamış, Hoca da yukarıya doğru… Neyse bilgin, Hoca’yı yerlere kadar eğilerek selamlamış.

Ülkesine dönen bilgin, herkese Hoca’yı anlata anlata bitiremiyormuş. Diyormuş ki:

- Daire çizdim. Ekvatoru gösterince, O, dünyanın dörtte üçü su, dörtte biri kara, dedi. Ben yağmuru sorunca hemen anladı, buharlaşmayı anlattı.

Tabi Akşehirliler de Hoca’ya yabancı bilginin neler yaptığını sorunca Hoca:

- Vallahi hiçbir şey anlamadım, demiş. Önce kocaman bir sini çizdi. Anlayacağınız baklava yiyelim, dedi. Tepsiyi ikiye böldü. Ben de yoo… yağma yok! Üçü benim, biri senin hakkın, dedim. Sonra eliyle fındık, fıstık serper gibi yaptı. Ben de tamam, dedim. Yalnız, parmaklarımı şöyle şöyle oynatarak odun ateşinde pişmeli, dedim. O da hepsini sen ye deyip yerlere kadar önümde eğildi!

Hilal

Nasreddin Hoca artık Akşehirli olmuş ama doğduğu köy Hortu’yu mu yoksa oradaki eşini dostunu mu özlemiş bilinmez, oruç ayını “sıla’’da geçireyim diye, onca yolu tüketip gece vakti köye girmiş. Bir de ne görsün, köylüler toplanmışlar; gökyüzüne bakıyorlar. Bunca insanın hilali görebilmek için toplandığını anlayınca söylemeden edememiş:

- Yahu, ne adamlarsınız, bizim Akşehir’de bunun de-ğirmen taşı gibisi bulunur gökyüzünde; kimse dönüp bakmaz!

Hırsızın Pabucu

Acemi bir hırsız koskoca Akşehir’de soyacak ev bulamamış olacak ki sabaha karşı Nasreddin Hoca’nın fakirhanesine girmiş. Aramış taramış, nafile, götürecek bir şey yok… Hoca durumu fark edip, önce, ses çıkarmasın diye adamın çıkardığı pabuçlarını saklamış, ardından da avazı çıktığı kadar “Hırsız var!” diye bağırmış. Komşular bir anda toplanıp hırsızı kaçarken yakalamışlar. Adam Hoca’yı görünce:

- Tamam, demiş, eve ben girdim ama pabucumu o çaldı!

Hırsızın Hiç mi Suçu Yok?

Bir gece Hoca’nın eşeğini çalmışlar. Eşeksiz, Nasreddin Hoca ne yapsın? Fukara, önüne gelene yalnızca bu adi hırsızlık vakasını değil, çalınan eşeğinin faziletlerini de anlatıp duruyormuş.
Kim yanar Hoca’nın eşeğine? Her ağızdan bir avaz:

- Kış uykusuna mı yattın Hoca?
– Kapıya niye parmaklık yapmadın?
– Kapıyı kilitlemeyi mi unuttun yoksa?

Hoca dayanamamış:

- Bre, demiş, domuzdan yana mısınız, benden yana mısınız? Hırsızın hiç mi suçu yok?

Hırsıza Taşındım

Bir gün Hoca, evine hırsız girdiğini görmüş. Hiç rahatsız etmemiş. Hırsız, evde ne varsa çuvalına doldurup çıkmış. Hoca da evine kadar onu takip etmiş. Hırsız, kapısını açmış, içeri girmiş, tam kapatacakken, Hoca da dalmış içeri. Adam şaşkın:

- Ben seni tanımıyorum. Herhâlde yanlış eve geldin, deyince Hoca:
– Buraya taşındığıma göre, demiş, tanışacağız artık.

 

Hırsıza Bile Ağzımı Açmam

Nasreddin Hoca çocuklan baş göz edip yuvadan uçurunca kalmışlar mı bir Ayvaz bir Köroğlu. İncir çekirdeğinden kapı mandalına kadar her meselede karısıyla hırlı gürlü olmuşlar.
Bir gün kuyudan su çekme işinde inatlaşmışlar. Sen getirirdin, ben getirmezdim tartışması söz orucuna gelmiş dayanmış. Söz orucu dediysem hani, bildiğiniz oruç değil, basbayağı bahis. Kim konuşursa, bahsi o kaybedecek. Günlerce dilleri kilitli yaşamışlar.

Nasreddin Hoca’nın evde, karısının gezmede olduğu bir gün eve hırsız girmiş. Evi soyup soğana çevirmiş. Hoca da hırsıza yardım etmiş mi bilinmez; ama ses çıkarmadığı kesin.

Akşam üzeri Ayvaz kapıdan girdiğinde bir de ne görsün: Anlattığımız hikâye, fazlası var eksiği yok.

- Amanın hırsız, diye yaygaraya başlayacakken, Hoca sevinçle ayağa kalkmış:
– Hanım bahsi kaybettin, demiş, kalk kuyudan su getir!

Paranın Sesi

Hoca’nın kadılığında, huzuruna iki kişi gelmiş. Biri di-ğerini şikâyet ederek;

- Ocağına düştüm Hocam, demiş, ben bu adamdan davacıyım. Herifçioğlu odun kesiyordu, baltayı her vuruşunda “hınk” dedim, sonra da “hınk”ın ücretini istedim, vermedi. Ödesin bana borcunu!

Nasreddin Hoca odun kesiciden birkaç akçe istemiş. Adam direnecek olmuş ama, nafile, karşısındaki kadı; çaresiz vermiş. Hoca akçeleri yukarıdan yere bıraktıktan sonra tekrar toplayıp odun kesiciye vermiş. “Hınk” diyen adama da:

- Hakkını aldın, demiş, bir daha karşıma çıkma!
– Ben yalnız sesini duydum, demiş, “hınk” diyen adam. Hoca ne dese beğenirsiniz:
– Odun keserken “hınk” diyenin hakkı paranın sesidir!

Hesapsız Ortak

Nasreddin Hoca, Akşehir’e dönerken yolda çok acıkmış. Tesadüf bu ya, bir ağacın altında azığını yemek üzere olan bir çobanın sofrasına misafir olmuş. Hoca, çobanın verdiği süte ekmek doğramış; tam kaşıklayacakken o sırada selamsız sabahsız gelen birisi çömleği Hoca’nın önünden çekip almaz mı? Hoca bakmış süt elden gidiyor; adamcağızın ensesine şöyle okkalı cinsinden bir dokunmuş. Adam yığılıp kalınca Hoca, ben ne yaptım, der gibi söylenmiş:

- Nasıl bir adam, anlamadım. Ne selam verir ne elini kâseden çeker, şöyle hafif bir dokundun mu küser!

Helva

Akşehir’in çarşısında dolaşırken, Hoca’nın canı helva çekmiş. Canı çekmiş çekmesine de, ne yapsın, cepte metelik yok. İlk dükkâna girip sormuş:
– Un var mı?
– Var.
– Şeker?
– Var!
– Yağ?
– O da var.
– Eee, mübarek, ne duruyorsun, helva yapsana!