Biraz da Ben Öleyim

Hocayı bir ahbabı iftara davet etmiş. Sofra tamam kurulmuş, kulaklar ezanda iken ortaya iftar aşı konmuş. Ev sahibi kepçe gibi bir kaşık alırken, Hoca’ya da çay kaşığına yakın bir kaşık vermişler. Ezan okunur okunmaz ev sahibi o kocaman kaşıkla peş peşe iftar aşını cennetlik mideye indiriyor, her seferinde “Oh, öldüm!” diyormuş.

Hoca bakmış olacak gibi değil; yemek bitti bitecek, bitmese bile bu küçücük kaşıkla sahura kadar yese iftarı edemeyecek. Sonunda dayanamayıp o kocaman kaşığı adamın elinden kaptığı gibi yemeğe daldırmış:

– Senin öldüğün yeter, biraz da ben öleyim!





Ey “İp”

Nasreddin Hoca, bir cuma günü kürsüde vaaz verirken, yine aklına ne geldiyse birdenbire:

– Ey Müslümanlar, demiş, oğlunuz olursa adını sakın Eyüp koymayın!

Cemaat birbirine bakmış. Birisi:

– Hocam, sebeb-i hikmeti ne ola ki, diye sorunca;
– Ne olacak demiş, Hoca, ahali dilinde “Eyip” olur; söylene söylene “ip”i kopar!


Acemi Bakkal

Hoca bu, her mesleği denedikten sonra bir de bakkal dükkânı açmış. Hocanın “acemi bakkal”  olduğunu anlayan bir kadın:

– Ben Kedigillerden Deli Ömer’in karısıyım, parasını kocam ödeyecek, diyerek tuzdan bulgura, yağdan şekere dükkânda ne varsa hepsinden istemiş. Hoca:

– Mümkün değil, demiş, kocanın namını duydum ama bile bile sermayeyi kediye yükleyemem.

 


Buyurun Cenaze Namazına

Huy çıkar can çıkmaz, derler; Hoca bu, çenesi durur mu? Bir gün nalbantta üç beş kişiyi bir arada bulunca, başlamış Aksak Timur hakkında atıp tutmaya. İçlerinden biri:
– Hoca, demiş, maşallah adama söylemediğini bırakmadın!

Hoca daha neler neler söyleyecekmiş ama içine mi doğdu nedir, işkilleneceği tutmuş. Renk vermeden adamın yüzüne bakarak:
– Kardeşlik, demiş, memleket nere?
– Maveraünnehir!
– Ya mübarek adınız?
– Emir Timur!

Artık rengi mengi kalmayan Hoca:
– Ey Müslümanlar, demiş, buyurun er kişi niyetine, cenaze namazına!


İkimize de Ne?

Adamın biri Hoca’nın yolunu çevirmiş. Ağzı sulanarak İştahlı iştahlı:

– Hoca’nın, demiş, az önce bir sininin üzerinde iki kızarmış kaz götürdüler. Hoca umursamaz:
– Bana ne? deyince adam:
– İyi de sizin eve götürdüler! demiş.

Hoca, aynı umursamazlıkla cevap vermiş:

– Sana ne!


Rüzgâr Dolması

Her zaman eşeğe binecek değil ya Hoca, bir gün de deveye binmiş gidiyor, bir yandan da azığı olan kavrulmuş unu yemeye çalışıyormuş. Torbadan unu avucuna alıp ağzına götürürken, rüzgâr denen mübarek, o benim nasibim, diye, unu savuruyormuş. Karşıdan gelen bir ahbabı:

– Hocam, ne yiyorsun, dediğinde,

Hoca:

– Görmüyor musun, demiş, rüzgâr dolması yiyorum.


Tek Ayaklı Kaz

Timur, bir gün Akşehir’e gelmiş. Hoca, Hünkâr’a armağan olarak bir kaz kızartıp düşmüş yollara. Lâkin, mübarek buram buram koktukça, midesi de kazınmaya başlamış. Daha fazla dayanamamış, kazın bir budunu afiyetle yemiş.

Aksak Timur, sofrasına gelen tek butlu kazı görünce köpürmüş, kendine hakaret saymış.

– Yahu Hoca, demiş, kazın öbür budu nerede?

Hoca ne yapsın? Yolda yedim dese olmayacak. Ne söyleyeceğini bilememiş. Gözü güneşin altında ayaklarını gizleyerek yatan kaz sürüsüne takılmış.

– Akşehir’de kazlar tek ayaklıdır, deyivermiş.

Timur, Hoca’nın yalan söylediğini anlamış anlamasına ama belli etmemiş. Biraz sonra davulların, dümbeleklerin çalmasını emretmesiyle, kızılca kıyamet kopmuş. Kaz sürüsü hep birlikte ayaklanıp oraya buraya kaçışmaya başlamış.

– Bak Hoca, demiş, Timur, Akşehir’in kazları dümbelek sesini duyunca iki ayaklı oldular.

Hoca’nın dilini tutması mümkün mü?

– Hünkâr’ım, demiş, onca tantana senin için yapılsaydı dört ayaklı olurdun!


Oynar Ceviz Sesine

Hoca’nın karısı doğum sancısına tutulmuş. Tutulmuş ama sancı çekilir gibi değil. Bir yandan inliyor, bir yandan bağırıyormuş:

– Ölüyorum Efendi, kurtar beni bu sancıdan!

Hoca bir koşu ambara gidip bir el torbası ceviz getir miş. Başlamış torbayı sallayıp cevizleri şakırdatmaya. Karısı:

– Ne yapıyorsun Hoca, deyince, ne dese beğenirsiniz?
– Çocuk ceviz sesine dayanamaz, oynamak için çıkar!


İlk Gün Hediyesi

Bizim Hoca, şehla gözlü bir hatuncukla dünya evine girmiş. Ağzımız tatlansın diye eve bir tabak kaymak getirmiş. Karısı ne dese beğenirsiniz:

– A beyim, ne gerek vardı iki tabak kaymağa, bir tabak neyimize yetmiyordu; beraber rızıklanırdık…

Hoca’nın keyfi yerinde. Ancak hatuncuk:

– Aşk olsun, ilk günden misafir de ne oluyor, deyince, Hoca:
– Hop… Hatun, demiş, tamam, her şeyi iki görebilirsin ama, ben bir taneyim.


Buğu Hakkı

Yoksul bir adamcağız, birinin yemek tenceresinden çıkan buğuda bayat ekmeğini yumuşatıp yemiş. Sen misin bunu yapan, diğer adam, ver buğumun parasını, ver buğumun parasını, diye fakirin yakasına yapışmış. Neyse, uzatmayalım, kadılık olmuşlar. Kadı da kim olacak, bizim Nasreddin Hoca. Her iki tarafı da dinledikten sonra birkaç akçe çıkarıp şöyle bir şangırdatmış. Sonra hakkımı isterim diyen zengin adama dönüp:
– Hakkını aldın artık, demiş, daha ne istiyorsun?

Henüz bir şey anlamayan adam itiraz edecek olunca Hoca:
– Aldın ya paranın sesini be adam, demiş, ne diye duruyorsun karşımda? Yemeğin buğusunun hakkı, paranın sesidir.