Bir Kile Hikâyesi

Nasıl olmuşsa olmuş, Hoca odundan gelirken bir tavşan yakalamış. Tavşanı torbaya koyduğu gibi ağzını bağlamış. Eve getirdikten sonra çarşıya çıkıp eşine dostuna:

– Akşam misafirim olun, demiş, size çok tuhaf bir şey göstereceğim.

Hoca çarşıda dolaşa dursun, Hoca’nın hatuncuğu bu torbada ne ola ki diye torbanın ağzını açınca; tavşan artık kapıdan mı çıkmış, pencereden mi atlamış bilinmez, sırra kadem basmış. Kadın da, Hoca ne der, korkusuyla torbaya arpa ölçeğini koyup ağzını bağlamış; eski yerine bırakmış.
Akşam, o çok tuhaf şeyi görmek isteyen Akşehirliler merakla Hoca’nın evine toplanmışlar. Hoca herkesin gözü önünde torbanın ağzını çözüp ters çevirince, arpa ölçeği teker meker ortaya yuvarlanmış.

Hoca hiç bozuntuya vermeden:
– İşte, demiş, bunun on dolusu bir kile eder!





Ayak Sesinin Kokusu

Bir Akşehir yazında, Nasreddin Hoca ve dostları sohbet ederken, af buyurun, içlerinden biri seslice yellenmesin mi? Ne yapsın adamcağız, kızarmış bozarmış ama belli olmasın diyerek ayağını yere sürtmekten de geri durmamış. Hoca bu, taşı gediğine koymazsa rahat edemeyecek:

– Rahat ol evlat, demiş, sesini biraz benzettin de kokusunu ne yapacaksın?


Anasına Yas Tutuyor

Hocanın ibiği kınalı biricik tavuğunu tilki mi kapmış, yoksa bir hırsız mı çalmış bilinmez; tavuk kaybolmuş. Zavallı yavruları bir o yana bir bu yana süngüsü düşük kanatlarla dökülür olmuş. Hoca, civcivlerin boynuna siyah ip bağlamış. Komşulardan biri “Nedir bu” deyince,

Hoca ağlamaklı cevap vermiş:
– Anaları için yastalar!


Kuyruğu Kolay Yerde

Hikâye bu ya, Nasreddin Hocamız eşeğini satmak için pazara götürürken, bakmış ki eşeğin kuyruğu pislik ve çamur içinde. Yıkasa su yok, su bulsa kuyruk temizlenecek gibi değil. Bu hâliyle eşeği nasıl satsın. En iyisi kuyruğun kirli yerini kesmek! Hoca da öyle yapmış. Kuyruğu kestiği gibi heybeye yerleştirmiş. Neyse, uzatmayalım; eşeğe bir alıcı çıkmış. Beğenmiş de Karakaçan’ı. Ancak kuyruksuz olduğunu görünce pazarlığı yarıda bırakmaya niyetlenmiş. Durumu fark eden Hoca:

– Pazarlığı bozma demiş, eksiği kuyruk olsun, o kolay yerde!


Damda Sadaka

Nasreddin Hoca, dama yün sererken kapısı çalınmış. Zamansız gelen misafire sinirlenen Hoca, damdan seslenmiş:
– Kim o?

Dilenci, eli boş dönme korkusuyla:
– Aşağıya in de söylerim, diye cevaplamış.

Meraklanan Hoca, bin bir güçlükle damdan inmiş. Dilenci; kan ter içinde damdan inen Hoca’ya:
– Allah rızası için, demiş, bir sadaka!

Öfkesi kabaran Hoca:
– Hele gel bir dama çıkalım da, demiş!

Hoca’yla dilenci bin bir zahmetle dama çıkmışlar. Hoca, inip çıkmanın tutuşturduğu öfkeyi dilencinin yüzüne savurmuş:
– Allah versin!

 


Ben Seni Kurtaramam

Kınamayın canım, hevestir bu, herkeste olur. İşte Nasreddin Hoca zamanında, baykuş sesli bir adamcağız da müezzinliğe özenmiş, üstelik ezan vakti de değil ama olsun, çıkmış minareye; ezan okumaya çalışırken, Hoca aşağıdan ikaz etmiş:

– Hey evlat, başının çaresine bak; öyle dalsız budaksız bir ağaç ki çıktığın, seni kurtaran olmaz!


Boy Abdesti

Elde münasebetsiz mi yok; kum gibi mübarek… işte bunlardan bir tanesi:

– Hocam, sen bu işleri bilirsin, Akşehir Gölü’nde boy abdesti alırken ne yana döneyim, diye sormasın mı?

Hoca:
– Madem bana sordun, demiş, elbisenin olduğu tarafa dön!


Tavşanın Suyunun Suyu

Bilirsiniz ya yine de anlatalım: Hoca’ya bir köylü tavşan getirmiş. Rızkıyla gelen bu adamcağıza Hoca izzet-i ikramda bulunmuş, ağırlamış, evinde birkaç gün misafir etmiş. Bir hafta sonra aynı köylü kapıyı çalıp:

– Hocam, ben sana tavşan getiren köylüyüm, demez mi… Hoca içeri buyur etmiş, sofraya da tavşanın suyundan yapılan çorbayı getirmiş.

Yine birkaç gün sonra tanımadığı iki kişi Hoca’nın evine gelip:

– Biz, demişler, sana tavşan getiren filancanın akrabalarıyız.

Hoca onları da misafir etmiş. Adamlara ikram ettiği çorba için:

– Bakın, demiş, bu tavşanın suyunun suyu!

Neredeyse, Hoca’ya tavşan getiren köylünün bütün akrabaları böyle böyle Hoca’ya misafir olmuşlar. Hoca da bu işten epeyce yılmış. Bir gün yine saçı sakalına karışmış birkaç kişi kapısına dayanıp:

– Hoca, demişler, hani sana tavşan getiren bir köylü vardı ya, biz onun köyünden değiliz ama yakın köylüyüz. Uzaktan da akraba sayılırız.

Hoca onları da misafir etmiş etmesine de önlerine birer kase su koymuş.

– Hoca, demişler, bu nasıl tavşan suyu? Hoca hiç oralı olmadan:
– Bu, demiş, tavşanın suyunun suyunun suyu!


İyi Şahit

Bir adamın tamburu çalınmış. Kadılık yapan Hoca’dan hırsızı yakalatmasını istemiş. Subaşı, hırsızı ensesinden tuttuğu gibi Hoca’nın karşısına getirmiş. Şahitler de adamın suçlu olduğunu söylemiş ama hırsız bir türlü hırsızlığını kabul etmiyor. Baktı ki işler karışacak:

– Kadı Efendi, demiş, bu şahitlerin biri darbukacı, diğeri köçek. Onların lafına inanılır mı?

Hoca ne desin?

– Tambur davasına darbukacıdan ve köçekten daha iyi şahit olmaz!


Renkli Bilmece

Münasebetsizin biri yumurtayı avucunun içine aldıktan sonra güya Nasreddin Hocamıza bilmece sormak istemiş:

– Hocam, demiş, avucumdakini bilirsen, sana piyaz yaparım. Bak, ipucu da vereyim; içi sarı, dışı beyaz.

Hoca ne dese beğenirsiniz:

– Bunu bilmeyecek ne var; turpu soymuşlar, içine havuç koymuşlar!