Yerimi Beğenmedim




Bağ bozumu nasıl Hocasız olmazsa bağ dikimi Hoca’sız olur mu; Akşehir’in bağcıları çubuk dikerken Hoca da yanlarından ayrılmamış. Hatta:

– Çocuklar, demiş, beni de dikin bakalım, görelim ne meyve vereceğiz!

Hoca’yı beline kadar toprağa gömüp sulamışlar. Hoca’nın canı mı sıkılmış, yoksa ayakları mı buz tutmuş bilinmez; kendi kendini topraktan söküp çıkarmış.

– Hayırdır Hocam, demişler, köklerin ayaklanmış!
– Öyle, demiş Hoca, yerimi beğenmedim!




Çocuklaşan Kavuk

Mahallenin çocukları, Hoca’yı çok severmiş. O da onların muzipliklerinden hayli keyiflenirmiş. Çocukla çocuk olur, onların arasına karışırmış.

Bir gün Hoca, pazardan yorgun argın evine dönerken, mahallenin çocuklan her zamanki gibi çevresini sarmış. Hoca’dan kavuğunu istemişler.

– Kavuğu ne yapacaksınız, demiş Hoca.
– Onu biraz gezdireceğiz, seveceğiz, demişler.

Hoca, siz benimle dalga mı geçiyorsunuz, demeye kalmadan, kavuğu başından kaptıkları gibi birbirlerine atmaya başlamışlar. Hoca evine kavuksuz dönünce hanımı şaşırarak sormuş:

– Kavuksuz kendini çıplak sanırdın, kavuğun nerede?
– Baktı ki büyük olmak hiç de iyi bir şey değil, çocuklarla biraz çocuk olmaya gitti, demiş.

Sen Değirmen Der misin?

Hoca Konya’da dolaşırken görmüş ki büyük mü büyük, heybetli mİ heybetli bir bina yapılıyor. İnsanlar karınca misali çalışıyor. Hoca çalışmayı hayran hayran seyrederken boşboğaz işçilerden biri Hoca’ya:

– Burada ne arıyorsun, demesin mil Hoca gayet sakin:
– Binaya bakıyorum, demiş, ne ola ki?

Adam, bıyık altından gülerek:

– Değirmendir!

deyince, Hoca:

– Herhâlde, demiş, değirmende çalışan hayvanlar da değirmen kadar büyük oluyor!

Tazıya Döner

Akşehir’in subaşısı cimri mi cimri, insafsız mı insafsız bir adammış. Bir gün ne hikmetse Hoca’ya:

– Aksakal, demiş, şöyle ince belli, kuş gibi uçan, ayağına hafif bir tazı istiyorum senden!

Hoca, emektar çoban köpeği Çomar’ın boynuna tasmayı geçirdiği gibi soluğu subaşının kapısında almış. Almış almasına da subaşı biraz öfkeyle kanşık:

– Bu dağ iti ne zamandır tazı oldu

deyince. Hoca:

– Hele siz kabul edin, demiş, çok sürmez; tazıya döner!

Baş Başa Yemek

Nasreddin Hoca gün boyu gelenden gidenden, sorandan sual edenden yorgun düşmüş. Eve gelip sofraya oturduklarında karısına:

– Hatun, demiş, çıkar şu yazmayı başından!

Karısı, yazmayı çıkarmış ama sormadan da edememiş:
– Efendi, demiş, bayram değil seyran değil, baş başa yemek yiyoruz, nerden icap etti şimdi bu?

O günkü kalabalığın uğultusu hâlâ kulaklarında olan Hoca:
– Bak hatun, demiş, sen yazmayı çıkardın melekler kaçtı, ben “Bismillah” dedim şeytanlar kaçtı; şimdi baş başa bir yemek yiyelim!

Tanrı mı Kul mu Paylaştırsın?

Nasreddin Hoca, çocuklarla çocuk olan birisi ya, bazen büyüklük yapar onları sevindirirmiş. Bir gün bağdan gelirken çocuklar etrafını çevirmişler. Hoca da ceviz torbasını olduğu gibi ortalarına atmış. Çocuklar hep birden torbanın üstüne atılmışlar. Beş on adım gitmeden, bir kavga, bir gürültü. Ne olacak canım, çocuklar ceviz kavgası yapıyor diye yoluna devam edecekmiş lâkin:

– Hocam, diye bağırmışlar, cevizi sen paylaştır!
– Tamam paylaştırayım da, demiş Hoca, Tanrı paylaştırması mı olsun bu, kul paylaştırması mı?

Hep bir ağızdan cevap vermişler!

– Tanrı paylaştırması!

Hoca cevizleri yeniden torbaya doldurmuş. Gözünü kapayıp eline ne geldiyse, kimine üç, kimine beş dağıtmış. Eee, torbada ceviz kalmayınca, kimine de hiç dağıtmış.

– Hocam, demişler, bu nasıl adalet böyle? Kimine az, kimine çok, kimine yok!

Hoca,

– Tanrı bu, demiş; kimine yağdınr, kimine baktırır. Hikmetinden sual olunmaz. Hem, demiş, torbayı biriniz kapsaydı şimdi toz olmaz mıydı?

Taş Hesabı

Nasreddin Hoca, bir Ramazan günü evinin önüne oturmuş, bir çömleğe taşları tekrar tekrar sayıp koyuyormuş. Muzip bir komşusu:

– Bu ne iş Hocam, seni gören taş değil mücevher saydığını sanır, deyince Hoca, Ramazan’ın kaçı olduğunu anlamak için çömleğe taş doldurduğunu söylemiş.

Muzip komşu boş durur mu? Ertesi gün çömleğe gizlice bir avuç taş koyup, Hoca’ya sormuş:

– Hocam, mübarek Ramazan’ın kaçıncı günü?

Hoca hemen çömleğindeki taşları döküp saymaya başlamış. Saymış, saymış. Taşlar bir türlü bitmek bilmiyormuş. 150’ye gelince şaşırmış tekrar saymış, bu sefer 170 çıkmış. Bakmış olmayacak, komşusuna:

– Bugün Ramazan’ın 62’si demiş.

Adam gülerek:

– Ne yapıyorsun Hoca’m, 30 günlük Ramazan ne zaman 62 oldu?

deyince, Hoca:

– O benim hesabım, demiş, çömlek hesabına bak saydın görürdün!

Kırk Yıllık Sirke

Adamcağızın birine hekim, kırk yıllık sirke tavsiye etmiş. Kimde bulunur, kimin var derken Hoca’ya göndermişler. Adam bizimkinin kapısını çalıp:

– Hocam, demiş, sende kırk yıllık sirke bulunur diyorlar, doğru mu?
– Doğru.
– İlaç İçirt, versen…
– Veremem, demiş, Hoca, isteyene verseydim kırk yıllık sirke bende bulunur muydu?

Mevsimlerin Hası

Nasreddin Hoca, kocakarı soğuklarının başladığı günlerde komşusuyla havadan sudan konuşurken, komşu su:

– İnsanoğlu nankör Hocam. Yaz gelince yandım diye, kış gelince dondum diye kıyameti koparıyoruz.

Bir türlü mevsim beğenmiyoruz, deyince, soğuktan parmak uçlan bile uyuşan Hoca:

– Bahara bir kusur bulan var mı? demiş.

Hamam Parası

Hoca ne zamandır hamama gitmiyormuş. Şöyle dört başı mamur, tenine yakışır bir hamam sefası yapmak niyetiyle hamamın yolunu tutmuş. Hamam ashabından kim tanır ki Nasreddin Hocayı?Mübarekler gün yüzü mü görüyorlar, el içine mi çıkıyorlar? Bakmışlar hırpani kılıklı bir âdemoğlu; ilgilenmemişler bile. Verdikleri tasın bakırı çıkmış vaziyette; tuttukları peştamal eski mi eski… Hoca işini bitirip çıkarken aynacıya on akçe bırakmış. Hamamcılar paşalar gibi uğurlamışlar Hocayı ama, hoş karşılamayınca hoş uğurlama neye yarasın…

Ertesi hafta Hoca yine hamama gitmiş. Bu sefer Hoca’ yı el üstünde tutmuşlar. Hizmetin kusursuzunu yapmışlar; hürmetin kusursuzunu etmişler. Hoca kurunmuş, taranmış, çıkarken aynacıya bir akçe bırakmış. Söylemeyi de unutmamış:

– Yanlış anlamayın çocuklar, bugünün ücretini geçen hafta ödemiştim; bu bir akçe geçen haftanın ücreti!