Fark Meselesi

Nasreddin Hoca, vaaz ve nasihatte bulunmak, ilmihal bilgileri öğretmek üzere Konya’nın bir köyüne davet edilmiş; Kolay mı üç gün üç gece eşek sırtında o köye ulaşmak. Köye varır varmaz da sağ olsun köy ağası Hoca’yı misafir etmiş. Hoş beş ettikten sonra:

– Hocam, demiş, Tin Suresi’ni okur musun?

Hoca euzü besmele çekip sureyi okumuş. Ardından ev sahibi de okuduktan sonra:

– Hocam, demiş, elli dört farzı sayar mısın?

Hoca lahavle çekip elli dört farzı saymış. Ev sahibi de saymış. Bu minval üzere bir müddet önce Hoca, sonra ev sahibi okumuşlar saymışlar, okumuşlar saymışlar. Sonunda ev sahibi:

– Gördün mü Hocam, demiş, senin bildiğini ben de pekâlâ biliyorum; ne fark var aramızda?

Hoca, dişlerini gıcırdatarak:

– Öyle büyük bir fark yok aslında, demiş, üç günlük yoldan geldim; açım ve uykusuzum. Senin göbeğin, keyfin hepsi yerli yerinde. İşte fark buradan kaynaklanıyor!






Pınar Başında Uyudum

Nasreddin Hoca Akşehir’den Sivrihisar’a giderken, bir ahbabına uğrayıp yorgunluk gidermek istemiş. Ev sahibiyle neredeyse Akşehir’den, Sivrihisar’dan, hatta memleket meselelerinden konuşmuşlar. Ancak, bir türlü Hoca’nın derdine çare olacak söze sıra gelmiyormuş. Yatmaya yakın ev sahibi:

– Hocam, demiş, susuz musun uykusuz musun?

Açlıktan midesi yapışan Hoca bu söze ne dese beğenirsiniz:

– Yolda bir pınar başında yeterince uyudum!

Pintinin Sorusu Kendini bilmez, pinti ve gevezenin biri, aklı sıra Hoca’nın açığını yakalamış gibi sormuş:

– Parayı neden bu kadar çok seviyorsun, Hocam?

Hoca, içinden, bu soruyu başkası sorsa batmaz ya deyip tutamamış dilini:

– Senin gibilere avuç açmamak için!


Binme Adabı

Hoca eşeğine artık odun mu yükletmiş, su mu yükletmiş; bir de yüklü eşeğin üzerine çıkıp dehlemiş. Dehlemiş ama Hoca’nınki binme değil; ayaklar üzengide, ayakta.

Karşıdan gelen bir Akşehirli:
– Yahu Hocam, seksen yaşma geldim böyle eşeğe binen görmedim, deyince,

Hoca:
– Ahbap demiş, zaten zavallıcık yükü zor çekiyor, üstüne üstlük ayaklarımı da taşıyor, bir de ben oturursam yazık olmaz mı hayvana…


Ya Tutarsa!

Hoca, Akşehir Gölü’nün kıyısına oturmuş. Çevresindekiler bir de bakmışlar ki Hoca, çömleğinden çıkardığı kaşık kaşık yoğurdu göle boşaltıp karıştırmıyor mu? Şaşkınlıkla sormuşlar:

– Hocam, ne yapıyorsun öyle?
– Göle yoğurt çalıyorum!
– Göl hiç yoğurt tutar mı?
– Ya tutarsa?


Kavaflardan Aldım!

Bir gün Hoca, Konya’da ziyafete davet edilmiş. Giyinip kuşanıp ziyafet evine varmış ki içerisi ana baba günü; fare, yavrusunu kaybetse bulamayacak. Ne olur ne olmaz diye ilk defa giydiği çanğını koynuna saklayıp sofraya öyle oturmuş. Hocayı uzun süredir göremeyen bir dostu:

– Hocam, demiş, koynunuzdaki kitap çok kıymetli olmalı, sahaflardan mı aldınız?

– Hayır, demiş Hoca, sahaflardan değil, kavaflardan aldım!


Hesapsız Ortak

Nasreddin Hoca, Akşehir’e dönerken yolda çok acıkmış. Tesadüf bu ya, bir ağacın altında azığını yemek üzere olan bir çobanın sofrasına misafir olmuş. Hoca, çobanın verdiği süte ekmek doğramış; tam kaşıklayacakken o sırada selamsız sabahsız gelen birisi çömleği Hoca’nın önünden çekip almaz mı? Hoca bakmış süt elden gidiyor; adamcağızın ensesine şöyle okkalı cinsinden bir dokunmuş. Adam yığılıp kalınca Hoca, ben ne yaptım, der gibi söylenmiş:

– Nasıl bir adam, anlamadım. Ne selam verir ne elini kâseden çeker, şöyle hafif bir dokundun mu küser!


Kurtlar İşi Biliyor

Hikâye bu ya, Nasreddin Hoca ile Kara Külah ölüm üzerine sohbet ediyorlarmış. İnsanın ölünce elinin ayağının soğuduğunu, kanının çekildiğini, bedeninin buz gibi olduğunu konuşmuşlar.
Onların konuştukları orada kalsın; bizim Hoca, bir kış günü bakmış ki evde odun kalmamış, eşeğe bindiği gibi dağa çıkmış. Odunu tedarik edene kadar tipiden fırtınadan her tarafı buz gibi olmuş.

Aklına nereden geldiyse “Ben öldüm!” diyerek ardıç ağacının dibine yığılmış.

Bu sırada üç kurt gelip Hoca’nın eşeğini afiyetle yemişler. Hoca sözde ölü ya, ölüden ses çıkar mı? Yalnızca mırıldanmış:

– Buldunuz sahibi ölmüş eşeği, yiyin bakalım!


İnecektim

Nasreddin Hoca, Akşehir’de dolaşırken eşeğinden düşmüş. Çocuklar hemen çevresini sanp Hocayla dalga geçmeye başlamışlar:

– Sizi gidi haylazlar, demiş Hoca, ne gülüyorsunuz, ben zaten inecektim!


Göbek Atan Çıksın Ortaya

Nasreddin Hoca, telaş içinde kilerde kurban bıçağı ararken, bir kazan dolusu un kafasından aşağı dökül, müş. Gören, değirmeni soymaktan geliyor sanırmış o sinirle kazana bir tekme savurmuş. Lâkin ayağı öyle bir acımış ki öfkesini çıkarmak için kazanın üzerinde tepin, meye başlamış. Kazan yerlerde hoplayıp sıçrayınca, bu sefer de Hoca’nın yüzüne öyle bir çarpmış ki Hoca kurban bıçağını kavrayıp haykırmış:

– Hâlâ göbek atmak isteyen varsa, çıksın ortaya!


Ben Ona Karışmam

Hoca hastalanmış, yatağa düşmüş. Çıkıp Akşehir’de efkâr dağıtamaz hâle gelmiş. Hoca’nın karısının yâreni olan mahallenin kadınları, Hoca hastayken de âdetlerini sürdürmüşler. İçlerinden birisi:

– İlmine kurban olduğum, demiş, Allah hayırlısını’ versin, senin ardından ne söyleyelim, nasıl ağlayalım?

Hoca yattığı yerden mırıldanmış:

Armudu soyarak gitti
Dünyaya doyarak gitti
Hâlden bilmez kadınların,
Dırdırını duyarak gitti,

deyin de artık ağlar mısınız, güler misiniz ben ona karışmam demiş.